makaleler - Ihlamur kokulu rüzgar - Blogcu



Ihlamur kokulu rüzgar

Vahiy yaşam biçimine dönüşmüyorsa,hayata rengini vermiyorsa ,hayatın merkezine oturmamışsa anlaşılmıyor demektir

29/12/2009 - ALLAH'a adanan belde

Kategori: makaleler

ALLAH’A ADANAN BELDE

 

 

Ey Gazze!

Kana bulanan Beyrut’un, Sabra şatillla'nın

Cenin katliamlarının son durağısın

Siyonistlerin korkulu rüyasısın.

Söyle ey nebiler beldesi

Rabbim Allah demek miydi tek suçun

Şirke boyun eğmediğin için mi alevler içinde kaldın

Dostum, vekilim Allah’tır dedin

Ahh!!! gazze çığlık çığlığa yandın.

Nedir bu sendeki yıllardır bitmeyen, seni ayakta tutan?

Ne ister senden üzerine bombalar yağdıran ashabul uhdut.

Ey! buram buram sevda kokan şehir,

Seni anlamak için, sende yanmak için Kurana mı bakmalı?

Vahyin tefsirini sende mi aramalı?

Ve sen ey gazze!

Ayet ayet indin çölleşen yüreklerimize.

Maide oldun, bakara oldun, nisa oldun ,âli İmran oldun,

Sen beyyine oldun bizlere.

Sen ey onurlu şehir ayetlerde dirildin

Buruçdaki gibi direndin

Ey! Allah için savaşan belde

Seni okuduk kuranda,

Kurandan seni okuduk.

Biz sende öğrendik maide elli birin anlamını.

Yahudiden hristiyandan dost olmayacağını.

Ey bağrında mescidi aksayı barındıran,

Sen hep aramızda kal, bizimle kal.

Sende öğrendik cihadın manasını

Seninle öğrendik ey gazze İmtihanın ne olduğunu

Allah sabredenleri sever diyerek,

Sabrı öğrettin bize bombalar yağarken üzerine

O kutlu direnişinle

Nice az toplulukların sayıca çok topluluğa

Allahın izniyle galip geldiğini gösterdin

Ey! direnen, direndikçe dirilen şehir

Sen cennete yaklaşırken

Bizler neresindeyiz bu galibiyetin?!!

Sen üzerinde gülümseyen şehitleri barındırırken

Biz seninle öğrendik islamın çocuğu olduğumuzu

Gazze sen çığlık çığlığa

Susar gibi görünüp de sessiz sessiz...

Gazze söylemektir içteki fırtınayı

Yıkmaktır tüm kelimeleri

Gazze beklemenin, özlemenin, sabretmenin adıdır

Gazze çığlık çığlığa , ayet ayet ben buradayım demektir

 

Sen ey gazze

Şuara ikiyüz yirmiyediyi bekle

Bekle ki dinsin acıların

Bekle ki anlasın Allah düşmanların

Bekle ki “tüm zulmetmekte olanlar ,nasıl bir inkılâpla

Devrileceklerini pek yakında bilecekler

Bekle ey gazze bekleeeee!!!

Bugün ağlayışlarımız sana değil

Tebuk gününde geri kalanlar gibi zelilliğimize

Şimdi halimiz bir elinde kadeh bir elinde kuran

Hayyamın dediği gibi

Yaslanmışız rahat koltuklarımıza

Vicdanlarımızı rahatlatıyoruz şimdilerde

Kahrolsun İsrail!!!

Bu çağın ebrehelerine karşı …

Çağın ebabilleri ellerinde taşlarla…

Adeta fil suresi yaşanan…

Ey ayetleri yaşayan şehir, tefsir oldun bizlere

Ve dua oldun yüreklere

“ey gazzeyi yardımıyla destekleyen Rabbim

Bizleri gazzeye yar eyle

Gazzeyi bize örnek eyle”

EBVAA

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/10/2009 - ALLAH'IM! BİZLERE İMANI SEVDİR

Kategori: makaleler
Dua, sözün sultanı olan Efendimiz’in ifadesi ile; “Müminin silahı, ibadetin beyni, hatta ibadetin ta kendisidir.” Dua etmek nasıl önemli ise, dua da kullanılacak kelime ve cümlelerde bir o kadar önemlidir. Bu önemden dolayı, ilahî kelam bir çok ayetinde bize farklı lisanlardan dua örnekleri vermekte, adeta muhataplarına; “işte size numuneler, bu örneklere bakın ve böyle dua edin” demektedir.

Vahyin bu dua örneklerinin yanında ayrıca bir dua insanı olan Efendimiz’in hayatının tamamını kuşatan dualarına da şahit olmaktayız. Cevamiü’l Kelim olan, yani az söz ile çok şey söyleme kudretine sahip olan Efendimiz, vahiyden aldığı ilham ile, hayatının her alanını dualarla süslemiş ve bizlere de bu konuda çok önemli bir miras bırakmıştır.
ALLAH Resulü’nün mübarek lisanından süzülüp gelen dualarının büyük bir kısmı, Kur’an’ın bazı mesajlarının O’nun zihninde yankı bulup, talep cümlelerine dönüşerek dualaştığına şahit olmaktayız. Bu iddiamıza bir örnek vermek gerekirse Hucurat Sûresi’nin 7.ayetini verebiliriz.

Bu ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “… ALLAH sizlere imanı sevdirmiş ve onu kalplerinizin ziyneti kılmıştır. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar (rüşde erenler) bunlardır.”
Ayette rüşde yani aklî ergenliğe ulaşanların özellikleri işte böyle güzel ifadelerle belirtilmektedir. Raşid olmak, yani aklen olgunluğa ermek; her mümin insanın en büyük çabası olması gerektiği gerçeğinden hareketle, ALLAH Resulü (s.a.v.) yukarıdaki ayette geçen ifadelerin hepsini bir dua formuna çevirmiş ve kendiside bir ömür bu duayı okuyup, okunmasını da tavsiye etmiştir.

Büyük İmam Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre, ALLAH Resulü özellikle bu duayı sabah namazlarından sonra yapardı. O (s.a.v.) bu duası ile; istenilecek, talep edilip, sığınılacak, yegane makam olan dergah-ı ahadiyetten nelerin, nasıl istenileceğini bize hayatı ve lisanı ile göstermektedir. Efendimiz, Kur’an’da geçen ifadelerden aldığı ilham ile demektedir ki: “Allâhumme habbib ileynal-îmâne ve zeyyinhu fî kulûbinâ ve kerrih ileynal-kufre vel-fusûka vel-‘isyâne vec‘alnâ miner-râşidîne.”

“ALLAH’ım! Bizlere imanı sevdir ve onu kalplerimizin ziyneti kıl. Küfrü, fıskı / her türlü çirkinliği, taşkınlığı ve yine sana karşı isyanı ise kerih göster. Bizleri aklî olgunluğa ermiş olanlardan eyle.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/424)
Önceki iki yazımızda da değindiğimiz gibi, aklî ergenliğe varmak, yani rüşde ermek ve raşidlerden olmak çok önemlidir. Bu öneminden dolayıdır ki, gerek Kur’an’da, gerek Efendimiz’in (a.s.) lisanında buna dair bir çok mesaja rastlamaktayız. İşte Hucurat Sûresi’nin bu ayetinde ve bu ayetten ilham alarak ALLAH Resulü’nün mübarek lisanında duaya dönüşmüş bu rivayette de görüldüğü gibi, raşid olmanın yolu; “ imanı sevmek ve onu kalbin ziyneti kılmaktır.” Burada geçen imanı sevmek ifadesi de çok mühimdir. Demek ki; iman sevilmesi gereken, hatta yüreklerin süsü ve ziyneti edinilmesi gereken bir sorumluluktur. Eğer bu yükümlülük yerine getirilirse, mümin zaten kendiliğinden bazı şeyleri kerih görmeye başlayacak, hatta bazı şeylerden tiksinecek ve değil hayatında, rüyalarında dahi onlara yer vermeyecektir.

İman bir kalpte ziynet olmaya başladığı andan itibaren, sahibi raşid olacak, raşid bir insan ise; en önemli özelliği ile muhakeme yeteneğini elde edecek, böyle bir yeteneği elde eden de, küfürden, inkardan, fısktan, yani çirkinlik ve taşkınlıktan, sınırları zorlayan her türlü isyandan uzak durarak olgunluğun zirvelerine doğru tırmanacaktır.
İmanını sevmeye başlayan raşid bir insan, sevdiği değerler yolunda gayret içerisinde olacak, imanının yolunda bir sahabî şuuru ve bilinciyle hareket etmeye başlayacaktır. İmanı elde edilmiş en kıymetli hazine olarak görecek ve bu değerli hazinenin yoluna her değerin feda edilebileceğinin farkına varacaktır.

İmanını sevmeye başlayan, o sevgili edinilen değeri mahrum gönüllerle paylaşma noktasındaki sorumluluğunu anlayacak, benim sevdam büyük deyip, büyük sevdaların ve rüyaların insanı olma noktasında yanıp tutuşacaktır.
Bunun için imanlarımızı sevmek, hatta ona aşık olmak zorundayız.

O halde Alemlere Rahmet olan Efendimiz’in duası, en büyük duamız olmalıdır:   “ALLAH’ım! Bizlere imanı sevdir.”


 MUHAMMED EMİN YILDIRIM
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/9/2009 - İslam, “önce insan” der…

Kategori: makaleler

İslam, “önce insan” der…

 

Her insan bir şahıstır… İşte İslam şahısa şahsiyet kazandırmak için vardır. Şahsiyeti inşa süreci yoğun bir şuurlanma ile gerçekleşir… İslam dışı öğreti ve ideolojilerin şahıslara yönelik tutumlarına baktığımızda şahıs; ya şartlandırılma yada şımartılma riski altındadır… Modern zamanların bireyi; akla, bilgiye, bilime, güce, iktidara, maddeye dayalı bir şımarma sarhoşluğuna yakalanmıştır. Modern öncesi dönemlerin insanı ise tabulara, totemlere, törelere, tağutlara şartlandırılma baskısı altında kalmıştır…

 

Dün “Nefsini öldür” söylemi ile mistik ve silik bir yaşamın sömürülmeye hazır nesnesi iken, gün geldi bu defa “kendini özgürleştir” sloganı ile sınır ve sorunluluk tanımayan, kendi başına buyruk bir mecraya savruldu… İnsanoğlu “öldür”le, “özgürleştir” arasında yaşanan gel-gitlerden kurtulup bir türlü olgunlaşamadı… İşte bu noktada İslam insanın elinden tuttu: “Ol” dedi…

 

Yine dünün mankurtlaştırılan insanı, bugün kurtlaştırılıyor. İslam’ın insana çağrısı ise tüm zamanlarda kardeşleşmek üzerine oluyordu…

 

Gerek bireyi putlaştıran modern çağ, gerekse kişiyi köleleştiren kadim çağ insana zulmediyor. Fıtratı zorluyor, hilkati bozuyor… İnsanın insan olma ve insan kalma süreci erteleniyor…

 

Zaten bu çağın en büyük günahı; duyarsız, değersiz, dertsiz, gayesiz, ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz yığınlar yetiştirmesidir…

 

Evet, hedefsiz kitleler, duyarsız kalabalıklar anlamsızlığın girdabında çırpınıp duruyorlar… Şahsiyetini yitiren toplumlar kuru kalabalıktan öte bir öz ve özellik içermiyorlar… Şahsiyetli olmayı ıskalayan yapılanmalarda sıradanlaşmaktan ve savrulmaktan kurtulamıyorlar…

 

Zaten İslami camialar iki tür insan yetiştirirler:

 

1.Müslüman şahıs…

 

2.Müslüman şahsiyet

 

Bu arada şahıs ve şahsiyet kavramlarına bakmamız gerekiyor.

 

Şahıs: İnsanın nefsi, kendi varlığı; zat, nefs… Kişi, kimse, fert…

 

Şahsiyet: Bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamı… Kişilik… Personalite… Değerli, kabul gören kimse…

 

“Kim bu adam?” sorusunun cevabı kimliği ortaya çıkarır…

 

“Nasıl bir adam” sorusunun cevabı ise kişiliği ifade eder…

 

İnsanın öznel yanı “benlik”, nesnel yanı “kimlik”tir.

 

Benlikle kimliğin uyumu ve dengeli bir hale gelmesine “kişilik” diyoruz…

 

Kişilik özgün bir yapıdır, hiç kimse bir başkası olamaz… En doğrusu kendimiz olmak, kendimiz kalmaktır… Çirkin bir taklit, küçültücü bir kompleks kötü bir kopya nifaka zemin hazırlar. Zaten münafıklığın en belirgin özelliği yüzsüzlük, ve şahsiyetsizlik değil midir?

 

İslam şahıs kavramını yüz, çehre anlamına gelen “vecih” kelimesi ile karşılar. Latince de görünüş anlamındaki “persona” kelimesi ile yakın anlamlıdır… “Vech”imiz, “vechullah”a yönelikse işte o zaman şahsiyet oluşur…

 

Toplumu inşa etmenin öncülü şahsiyeti inşa etmektir… Hakeza aileyi, cemaatı, ümmeti, medeniyeti inşa etmek güçlü ve güzel şahsiyetlerin işidir…

 

İnsanı insan yapan ise kazanımları ile elde ettiği ayırıcı özelliği olan, şahsiyettir…

 

Gerçi konumuz “Müslüman şahsiyeti” etrafında tartışmak değil, nasıl şahsiyet sahibi olunur, bunu tespit etmektir…

 

Şahsiyet genetik midir, çevresel midir, buna girmeyeceğiz…

 

Şahsiyet sahipleri güçlerini nereden alırlar?

 

Sınırsız bilgiden mi? Bükülmez bilekten mi? Üstün zekadan mı? Sosyal statüden mi? Sayısal üstünlükten mi? Ekonomik getiriden mi? Siyasal erkten mi?

 

Güçlü ve güzel bir şahsiyetteki aşk, azim ve aksiyonu bu sayılanlara indirgemek yeterli bir izah olmayacaktır… Şahsiyet sahiplerinin yüreklerindeki oturaklaşmış yakini iman, muhteşem ahlak, takva donanımı onları farklı kılmaktadır.

 

Ruhu sağlam, ufku açık, kendi dünyasına gömülüp kalmamış, yaşadığı dünyanın sorunları ile yakından ilgili, hayatta ki yerinin ve sorumluluğunun farkında; pratik zekayı, analitik düşünceyi irfan ve hikmetle temellendirebilendir…

 

Şahsiyetin oluşumunu ele aldığımızda dingin bir ruh, etkin bir akıl, güçlü bir irade, selim bir yürek, arınmış bir nefis, sağlıklı bir beden karşımıza çıkacaktır.

 

İslami şahsiyet kavramı genel müslüman tanımından daha süzülmüş, daha donanımlı, daha içerikli, daha nitelikli ve derinlikli bir anlam içeriyor… Ve daha ağır bir sorumluluk alanına tekabül ediyor… Bu nedenledir ki; şahsiyeti inşa etmenin zorlu bir süreci, çetin bir sınavı ve ağır bir bedeli vardır…

 

Soyut bir “Müslümanlık” iddiası ile “teklif”e muhatap olmanın, “emanet”in altından kalkabilmenin mümkün olmadığını biliyoruz… Ancak güçlü şahsiyetler her zeminde şahitliklerini sürdürebilirler… Şahsiyetli kişiler bilincini kullanarak neleri önceleyeceğini bilir ve vahile terbiye edilmiş vicdanın sesine kulak verirler…

 

Zorlu cenderelerde, kaygan zeminlerde ayakları yere sağlam basan, kimlik krizlerine, kıble kaymalarına maruz kalmadan kararlı yürüyüşünü sürdürebilendir…

 

Sancılı süreçlerde, soğuk Şubatlarda evrilmeyen, eğilmeyen, ezilmeyen bir özellik arz ederler…

 

“Anın vacibi”ni “kurtarıcı” beklentileri ile zamana yayıp, ertelemezler…

 

Piyasa koşullarına, yasal kurallara teslim olup kulluğun gereklerini ıskalamazlar… Koşullar değişse de kullukta değişen bir şey yoktur…

 

Seyir kültürüne yenik düşüp seyirci kalmayı kabullenemez, sahapa inmeyi ve seferde olmayı öncelerler…

 

Şahsiyet oluşunca bu şahsiyetin özgül ağırlığı bir çekim gücüne dönüşecek ve “merkez kişilik”ler, “denge insan”lar devreye girecektir…

 

Özne, öncü, özgün, özgür, önder, örnek duruşları ile iyinin ve doğrunun güvencesi oluverirler… Evet, daha iyi bir dünya için mücadele etmeyen insanın şahsiyet problemi vardır…

 

Nasıl bir şahsiyet?

 

Edilgen değil, etken… Sürüklenen değil, sürükleyen… Belirlenen değil, belirleyen… Renkten renge giren değil, renk veren… Esen rüzgara göre yön değiştiren değil, kendisi ir rüzgar estiren…

 

Bu şahsiyetler serada değil, sahada yetişir…

 

Bunlar çukur kazan değil, çığır açanlardır…

 

Ezberci değil, ezber bozanlardır…

 

Hayatın malumatına değil, marifetine taliptirler… Onlar için bilginin gücü değil, hakikatin bilgisi önemlidir…

 

Tarihi okumakla kalmayan, tarih yazmak derdindedirler…

 

“Adale” gücü üzerinden gelecek tasavvuruna girmezler, “adalet”in gücüne inanırlar…

 

Gücün sözü değil, sözün gücü belirleyicidir…

 

“Başarı formasına” takılı kalmaz, “takva örtüsüne” taliplidirler… Onlar için önemli olan toplumun beğenisi değil, Hakk’ın rızası esastır…

 

Ve en önemlisi; başkası için varolma erdemine sahiptirler… Bu hayatı sadece kendileri için yaşamazlar…

 

Bu şahsiyetler dünyanın içindedirler, ama kendileri dünya için değil, “Allah için”dirler… “Sahip olma”yı değil, “olma”yı hedeflemişlerdir…

 

Şahsiyeti bir cümle ile tanımlamak gerekirse; kendisine ait bir aklı ve bir yüreği olan insandır…

 

Kendi aklı ile düşünen, kendi yüreği ile hisseden, sorgulayabilen, savunabilen aynı zamanda hesabını ve haddini bilen insandır… Dolayısıyla gölge adam değil, kopya adam değil, adam gibi adamdır… Yani Allah adamıdır…

 

Bilek, yürek idrak dengesini ve denklemini doğru kurandır…

 

Duygulara göre değil, durumlara göre değil, değerlere göre davranış şekillenir…

 

Şahıslar değil mesaj önceliklidir…

 

Olgular değil ilkeler belirleyicidir…

 

Eksende olan yorumlar değil, hakikattir…

 

Faydayı, kazancı, başarıyı, dünyayı değil, değerleri önceleyen ilkeler bütününe sahiptirler…

 

İşte bu bütün yakalayan kimse muktedir, mutedil ve muteber kişidir… “Aranan” adamdır… “Beklenen” kişidir… “Özlenen” kimsedir…

 

Evet islami şahsiyet olmadan ne örnek olunabilir, ne de öncü…

 

“Emin”liğimiz, “adalet”imiz, “ahlak”ımız, “özgür”lüğümüz yoksa iz bırakacak, yürekleri harekete geçirecek bir şahsiyet olamayız…

 

Sağlıklı islami şahsiyetler olmadan sağlıklı islami yapılarda oluşmuyor…

 

Bunu gerçekleştirmenin yolu ise:

 

Önce tevhid merkezli bir zihniyet inşası…

 

Sonra takva ile tahkim olan bir şahsiyet oluşumu…

 

Ve en son istikamet üzere olan bir cemaat yapılanması…

 

İbn-i Mesud (ra): “Cemaat, hak üzere olandır, isterse bir kişi olsun.”

 

Aslında hak üzere olduktan sonra her şahsiyet kendi başınada kalsa o yine de bir cemaattır… Müslüman gerektiğinde tek başına ümmet olabilme potansiyeline sahiptir… Şahsiyet inşasının ilk aşısı, ailede gerçekleşir… Aile şahsiyet kazanmanın mebdei ve menbaıdır… Cemaat ortamları ise bu sürecin koruyucu ve tamamlayıcı okuludur… Asrı Saadetteki Daru’l Erkam ve Ashabı Suffe modellerinde bunu görüyoruz…

 

Tarih bize güçlü medeniyetlerin arka-planındaki kurucu iradenin güçlü şahsiyetlere ait olduğunu söylüyor…

 

Şahsiyetler sahneden çekilince alan bencil bireylere kaldı… Benliğin zindanından kurtulamayan birey, ne değer üretebildi, ne de varoluşunu sürdürebildi, hiçleşme yolunu seçti…

 

İşte bu gün belirsizlikler ve bulanıklıklar içinde bocalayan toplumun en hazin hüsranı kişilik kaybı ve kimlik krizi şeklinde tezahür ediyor… Müstağni, mağrur yığınlar, yüzer-gezer bir halde başlarını nereye vuracaklarını bilemez durumdadırlar…

 

Bu sistemin şahsiyet üretemeyeceğini zaten biliyoruz… O halde çözüm nedir?

 

Bunun içinde öncelikli amacımız; insani benliğimize islami bir şahsiyet yüklemektir… Bu hedefe ancak vahyin aydınlığında ulaşabiliriz… Şahısları her türlü vahşetten koruyan vahiydir… Ferdiyetten şahsiyete geçişi vahiy sağlar. Kişilere şuur sunan ve onları vahdete taşıyan yine vahiydir…

 

Evet, biz şahsiyetimizi İslam’a borçluyuz… Onurun, erdemin, iffetin, heybetin, kuvvetin, devletin adresi İslam’dır…

 

İnsanlığın yüz akı olan şahsiyetler İslam’ın bağrından yetişti…

 

Düne kadar çöllerin sersefil deve  çobanları bakıyoruz ki; yeryüzünün öğretmenleri oluverdiler… Sahranın kumları içinde silikleşmiş bedevilerden medeni bir nesil doğdu…   

 

Önceleri sonu gelmez kan davalarının birer insan kasabına dönüştürdüğü bu çeteler sonraları çiçekleri ezmemek için yere ihtiyatla basan meleki bir mahiyet kazandılar…

 

Kız çocuğunu toprağa gömmekten imtina etmeyen Hattab’ın oğlu bu sayede öyle bir ufka uzandı ki artık;

 

“Kenarı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu Adl-ı İlahi gelip Ömer’den sorar onu” diyebilecek bir hassasiyet arzedebiliyordu…

 

Nice haydutlar “hayat verecek çağrının” ve “kutsal emanetin” yılmaz hamisi ve hamalı oldular…

 

Evet, haramiyi ininden çıkarıp sahabi yapan İslam’dı…

 

Öyleki bu yüce şahsiyetler kendilerini Mekke ve Medine ile sınırlamadılar. Arzın dört bir yanına yayıldılar… Tevhid, adalet, özgürlük şiarı ile şahitliklerini sürdürdüler… Sınır tanımadılar, gün geldi şöyle dediler:

 

“Eğer karşıma bu derya çıkmasaydı, senin adını daha ötelere taşırdım.”

 

İşte önce bu adanmışlık ruhunu, bu yüce aşkı, bu bitmez- tükenmez azmi, bu muhteşem ahlakı anlamamız gerekiyor… Şahsiyet nedir, nasıl oluşur, sorusunun cevabı burada saklı…

 

Bu kıvam yakalanınca 19 yaşındaki Üsame b. Zeyd’in Şam ordusunun başına nasıl başkomutan olduğu daha rahat anlaşılacaktır… 20 sularındaki Muaz b. Cebel’in Yemen’e vali olarak atanması garipsenmeyecektir… Fetihten sonra 20sine merdiven dayamış Attab b. Esid’in Mekke’ye vali olması kimseyi şaşırtmayacaktır… Çiçeği burnunda delikanlı Mus’ab b. Umeyr’in Yesrib’e tayininin çıkması kimseyi hayrette bırakmayacaktır… Çünkü onlar artık şahıs değil, birer şahsiyet idiler… Kadını, erkeği, genci, yaşlısı, zengini, fakiri herkes şahsiyet kazanma mektebinde bu bilinci kuşanmıştı…

 

Gün geldi, hutbe okumakta olan Halife Ömer’e Kureyşli bir kadın özgür iradesi ile itiraz edebildi. Ömer gocunmadı, alınmadı, şaşırmadı… Çünkü o toplumda kadının dişiliği değil kişiliği öndeydi… Koca Ömer:

 

“Kureyşli kadın dğru söyledi, Ömer yanıldı” demekle küçülmedi, tam aksine ne büyük bir şahsiyet olduğunu gösterdi…

 

İlk halife, ilk hutbesinde soruyordu:

 

“Şayet eğrildiğini görürseniz ne yaparsınız?” Cevap gecikmedi, kılıcını halifeye doğrultan adsız şahsiyet şöyle diyecekti:

 

“Şu eğri kılıçlarımızla seni doğrulturuz.” Zaten beklenen, istenen cevapta buydu…

 

Ve halife devam edecekti:

 

“Allah’ım sana hamd olsun ki, Rasulünün halifesi eğrildiğinde onu kılıçları ile doğrultacak şahsiyetler var.”

 

Silik değil dik duruş… Onlar sığınmacı, sinik, hep özür dilemeci bir çizgiye hiç iltifat etmediler… Gerçekten şahsiyetli idiler, rol yapmadılar…

 

Bu günde adımlarını sahabe gibi kararlı atanlar çığır açabilirler…

 

Bunun için önce fikirler, vücudlaşmalıdır…

 

Vücudun da bir vicdanı olmalı ve bu vicdan vecde gelmelidir…

 

İşte bu vecdi yakalayan bir amaç uğruna neler yapılabileceğini o zaman ortaya kor…

 

Evet, o zaman popülizme prim vermeyen, konformizmin kulvarında kaybolmayan, statükoya entegre olmayan yeri, yönü, yolu belli şahsiyetler belirecektir…

 

Onlar, kimsesiz yaşayabilirim fakat kimliksiz ve kişiliksiz asla diyenlerdir…

 

Onlar, canlarının istediği gibi değil, Rablerinin istediği gibi yaşayanlardır…

 

Onların iddiası, ideali ve bunu sürdürebilecek güçte iradeleri vardır…

 

Onlar şiarları belli, şuuru yerinde, şaibeden uzak şahsiyetlerdir…

 

Onlar, “kendilerinden razı olunmuşların” safındadırlar…

 

“Gir kullarımın arasına. Gir cennetime” dedirtecek bir dolgunluk ve olgunluk üzeredirler…

 

Şimdi tekrardan sormak durumundayım…

 

Bizler gerçekten Müslüman şahsiyetler miyiz?

 

Yoksa Müslüman şahıs mıyız?

 

Ramazan Kayan / Özgün İrade / Haziran Sayısı

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/9/2009 - Ramazan Yağmuru

Kategori: makaleler

Ramazan Yağmuru

Ramazan Kayan


 

Ramazan ayı... Şehrullah... Oruç günleri...

Mü’minler için ne anlam ifade ediyor?

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Ta ki korunasınız.” (Bakara 183)

“O Ramazan ayı ki, Kur’an onda indirilmiştir...” (Bakara 185)

Ramazan kelimesi sözlükte şu manaları içermektedir: Yaz sonunda, güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur; güneşin hararetinin şiddetinden kızgın yerde yalın ayak yürümek ve yanmak; kılıcın iki taş arasına konulup, keskinleştirmek için dövülmesi, bir de Allah’ın güzel isimlerinden bir isim...

Ramazan orucu; arınma, bilenme ve korunma eylemi olarak mü’minlerin hayatına yansıyor...

Ramazan yağmuru; kirlerden ve kirlilerden arınma mevsimi...

Cahiliyenin kokuşmuş ve kirli havasından vahyin iklimini soluma seferi... Kirli işleri ve kirli hesapları kapatma kararı...

Kirli ellerin, çirkin işlerde gösterdikleri cesarete, karşı koyabilme yürekliliği...

Ruhlardaki çölleşme, yüreklerdeki çoraklaşma bu yağmura muhtaç... Kir, kin, küf, pas... Çürüyen bir toplum... İnsanlık bu yağmurla ne zaman buluşacak?

Ramazan yağmuru ile başlayan bir temizlik harekâtı... Temizleme ameliyesi... Temizlenme eylemi... Önce kendimizden başlayarak... Bu yağmura gözyaşlarımızın iştirakini sağlayarak bilenme, arınma, direnme disiplinine dâhil olmak durumundayız. Ramazan ateşi... İştah, şehvet, heva, hırs ateşlerini etkisizleştirecek oruç ateşi...

Yüreklere bu ateş düşmeden öteler ötesi ile iletişim kurulabilir mi? İslami yaşam, “avuçta tutulan kor ateş” değil mi? Bu “ateş”e razı olanlar, sebat edenler ancak ebedi ateşten kurtulacak ve kazanacak. Oruç, fıtratta gizli olan dinamikleri harekete geçirip, ateşlemektir...

Ramazan, bilenmektir... Şirke, zulme, münkere karşı duyarlılığın, teyakkuzun uç noktası... Mücadele ruhu ile müzeyyen ve mücehhez olmak... Derunî bir donanım, kalbi bir tekâmüldür... Hz. Meryem kamuoyunun itham ve iftirasını “sûkut orucu” ile karşılıyordu. Bu bir tavır alıştır.

“Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen: ‘Ben Rahman’a oruç adadım, onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de” (Meryem 26)

Oruç bir seferdir, Ramazan seferberliği... Süfliden ulviye... Faniden Baki’ye... Kasvetten haşyete... Rabbani bir yakınlaşma zeminidir oruç... Takarrubu İlahi... Rabbe yakın durmak... O’nunla beraber olmanın hazzını tatmak... İradi ve bilinçli bir beraberlik... Oruçla hayata müdahil olmak... Yaşamdaki sıradanlaşmaya, yabancılaşmaya, savrulmaya karşı duyarlılık ve sorumluluk yenilenmesi... Rutin dışı bir çıkış... İçsel bir inkışaf... Aşkın bir atılım... İçkin bir miraç...

Bireysel ve toplumsal yıkım ve yok oluş karşısında ihya ve inşa çabası... Ayılma ve arınma günleri... Günübirlik gel-gitlerin kargaşasından “Hesap Günü”nün ciddiyetine yönelmek... Ramazan mektebinin müntesip ve müdavimleri olarak hayatı programlamak sorumluluğu altındayız. Kişilik gelişimi, kimlik kazanımı, kalite ve hizmet atılımı için “tekâmül dersleri”dir oruç günleri...

Ramazan günlerimize ve gündemlerimize neler yükledik? Bu Ramazan, geçen ömrümüz için bir “telafi sınavı” olamaz mı? Yoksa bu Ramazan günleri de kafadarların, yarenlik için “şu iftar senin, bu ziyafet benim” mantığı ile kafalarına göre takılma alışkanlığı ile mi devam edecek?

Oruç ile soluklanmak... Toplumsal kırılmalar, ruhsal bunalımlar, ahlaki çürümeler karşısında bir Ramazan nefesi... Bir soluk vahiy ile dirilmek...

“Kulluk”ta derinleşme... İslami yaşam düzeyini geliştirme cehdi... Kulluğa çeki-düzen verme becerisi... İşte oruç tüm bunları içeriyor ve öneriyor:

“Oruç bir kalkandır.”

Orucun korumasına girmek... Korkular, kuşkular, kaygılar karşısında korunma... Kaygan zeminde ayakları sağlamlaştırma, adımları hızlandırma çabası... Bu açıdan bugünler “kulluk kalitemizi” test edebilme fırsatını bize veriyor. Oruç aynı zamanda “irade”nin bağımlılıklarından, zaafiyetlerden, acziyeterden sıyrılma ve özgürleşme eylemidir. Rabbin rızası ile buluşmak için bir irade ortaya koymaktır. Sonuçta hedeflenen ise; Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak... O’nun izzeti ile izzetlenmek... Nuru ile nurlanmak... Allah’ın boyası ile daha bir güzel boyanmak arzusu...

Ramazan’ın rahmetini yaşamın her anına taşımak gerekiyor... Yılın tamamını hatta bir ömrü ramazanlaştırmak... Hayatı Ramazan duyarlılığı, Kur’an bilinci ile kucaklamak...

Oruç, korunmamız ve sıhhat bulmamız için bize önerilen bir tebdil-i havadır... Dünyanın kirlilik ve çirkinliklerinden sağlıklı ve sahici bir yaşam için hava değişimi... On bir ayın kasvet ve ataletinden sıyrılmak ve soluklanmak için hayati bir fırsat... İşte kavuştuğumuz Ramazan iklimi... Tutmakta olduğumuz oruç bizi nereye taşıyacak? Kiminle buluşturacak? Kur’an ve Rasul (sav)’e yakın olma günlerinde biz nerede duruyoruz? Kitab’la barışık, Nebi (as) ile tanışık olma mevsiminde hayatımızın seyrinden haber verebilir miyiz?

Bugünler, Kur’an okumalarımıza bir nitelik, bir derinlik kazandırma zamanı... Kitab’ın yüzeyinde gezinmekten öte özüne inmek... Kitab’la aramızdaki soğukluğa son vermek... Kur’an sanki şimdi bize yeni iniyormuş gibi, bir heyecan ve merakla ona yönelmek... Kitab’a yoğunlaşma ve vahiyle yoğrulma fırsatı önümüzde... Rasul (as) ile belki de farkında olmaksızın aramızda oluşan mesafeyi kapatmaya çalışmak... Kitap ve Rasul’ün ciddi ve samimi takipçisi ve tabiisi olmak... Önder ve örnek olan Rasul (sav)’ın Ramazan örnekliği nasıldı?

Orucu, infakı, teravihi, tilaveti, itikafı, istiğfarı, ihsan ve ihlası ile ashabını nasıl bir ufka hazırlıyordu? Hayatın geçici lezzetlerinden hangi ulvi değerlere kanatlandırıyordu? Nasıl bir toplumsal model sunuyordu? Bu soruların en net cevabını Asr-ı Saadet Ramazanında bulabiliriz... Şimdi bunu yakalamak durumundayız...

Dünyevileşmenin, bireyselleşmenin, bencilleşmenin tüm olumsuzluklarına karşın oruç kalkanı... Ramazan düzen ve düzeyi... Bir hamle ayı... Moral ve güven günleri...

Oruçla birlikte bir rüzgâr estirebilmek... Cesaret, muhabbet, vahdet aşılayacak bir meltem... Rehavet ve zilleti kıracak bir nefha... Psikolojik yılgınlığı, yorgunluğu yenecek bir özgüven ve azim...

Ramazan paylaşmaktır... Bugünlerde soframızı kimlere açmayı düşünüyoruz? Hangi kapılara gitmeyi tasarlıyoruz? Ramazan ayı ziyaret listemizde kaç garibanın ismi var? Öksüzlerin, yetimlerin, yoksulların başını okşamaya vaktimiz olacak mı? Elimiz uzanacak mı onlara?

Teravih namazı için, cami tercihimiz hangi kıstaslara göre olacak? En hızlı namaz kıldırma rekoru, bu yıl hangi camii görevlisinde? Bir saat yol gidip, camiiden on dakika erken çıkmak için, zamandan tasarruf etmeye kararlı gibiyiz... Sadaka-i fıtrımızı hangi limit üzerinden hesaplamayı düşünüyoruz? Arpa ekmeği yememiş olsak bile Fitreyi arpa üzerinden hesaplamak, bize daha ekonomik gelmiyor mu?

Ramazan, festival, fuar, şölen, şenlik ve şamatasını aşıp da gerçekten Ramazan’a ulaşabilsek!.. Kendimizle yüzleşebilsek! Biz neyin peşindeyiz? Ramazan keyfiyetinin mi, yoksa keyfinin mi? Gerçekten hangisini önemsiyoruz? Allah Rasulu (sav) uyarıyor:

“Gerçekten şeytan ademoğlunun damarlarında dalaşır. Onun için açlıkla onun dolaşım kanallarını daraltın, sıkıştırın.” (Buhari, Müslim)

Yine buyuruyor ki: “Ramazanda şeytanlar zincire vurulur.” (Buhari)

Ya şeytanların zincirlerini çözenler biz olursak? Peki ya şeytanlaşanlara karşı ne demeli? Tuttuğumuz oruç bizi dizginlemiyorsa, kime ne diyebiliriz? “Haksızlık karşısında suskun duranlar” yoksa “sûkut orucu”na mı niyetlendiler? Şeytanlara karşı alkış tutanlar kimden sevap umuyorlar dersiniz?

Oruç tutanlar az mı, çok mu? Bilemiyorum, ancak oruca niyetlenip de aç kalanlar ne kadar da çok! Kendimize soracak mıyız? Ramazanın başlangıcındaki “ben” ile bitimindeki “ben” arasında bir değişim ve gelişim görebiliyor muyuz? Ramazan yağmuru ile beslenecek, tevbe, tevhid, takva ekseninde oluşacak bir ıslah ve ihya mı yoksa ye’s ve yıkımı alın yazgısı görme yanılgısı mı? Görünen nedir?

Yoksa umutlar bir başka Ramazana mı?

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

gün;umudu ,aşkı,azmi,iradeyi canlı tutabilme günüdür...

Kategoriler

Arkadaşlarım

Özkan Özdemir
sevda1000
dualarla
subat75
hazanmevsimleri
siyahpatya
Blogcu Yardım
tabiin
beti
husoefe
rahmetli645
bennur76
metekan
sivist
geleceginyok
sevgipinari01
sevgiyleyolculuk
huzuryolu1
okanbozkurt
surgunsehrim
leyl67
mihriban65
mehmet orhan durdu
Seyma .
sanageleyim
usta28
guliahsen
mukaddime
fiberoptikci
salat20
siirseviyorum
tertill
metinoll
huzuralemim
vuslatameftun
eksilirim
islamameftunlar
geldostagidelim
dostilleri
rahmettfm
marifetanne
01maz
bilmiyorumbilmiyorum
petrapovllu
sidreimunteha03
hanemir
codbul
ravend
kalmia
leylifer06
ahsenmeva
bilginerdogan
ikraoku
uyanangenclik
beyazgulum14
kurantevhidsunnet
Get this widget | Track details | eSnips Social DNA